ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Şeytanın Yaklaşması
 
Şeytanın Sağdan Yaklaşması
 
 
 

04/06/2008
 

 

ŞEYTANIN SAĞDAN YAKLAŞMASI

Şeytan, kulların önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından yanaşıp, Allah'ın onları şükredenler olarak bulmayacağı bir duruma getirmek için çalışacağına dair Allah'a söz vermişti. (7/17). Şeytanın ta kıyamete kadar, bütün insan kuşaklarının karşısına, bu andının gereğince çıkacağı, bu ayetten anlaşılmaktadır.

Şeytan, insana dört yönden (ön, arka, sağ ve sol) yaklaşacağını bizzat kendisi söylemektedir. Şüphesiz yön belirten bu ifadelerin önemli anlamları vardır. Biz burada sadece şeytanın "sağdan yanaşması" ile ilgili bazı çağrışımları ifade etmeye çalışacağız.

Araplarda "sağ" kavramının çok olumlu anlamlar yüklenmiş olduğu, Kur'an'daki kullanımlarından da anlaşılmaktadır. Kur'an dilinde "ashabu'l-yemin", genel anlamda cenneti hak eden kullar için kullanılmaktadır. (1) "Ashabu'l - yemin" terkibinin kullanıldığı Vakıa suresinin 8. ayetinde, aynı kökten türeme "ashabu'l - meymene" ifadesi (iki kez) kullanılmış, aynı ifade Beled suresinin 18. ayetinde de tekrar edilmiştir. Ve bu ifade de "ashabu'l - yemin"le aynı anlama gelmektedir.

"el - Yümnü", "el - Bereket" anlamındadır ve "şuum"un zıddıdır. (2) "Ashabu'l - meymene"nin zıddı da, "ashabu'l - meş'eme"dir (3) , ve bunlar Allah'ın ayetlerini inkar eden kafirlerdir. (99/19). Arap kelamında el-yemin sözcüğü sağ el, kuvvet ve kudret gibi anlamlara gelmektedir. EI-Esmai adındaki dilbilimci ise "el-yemin"in "hasene" anlamına geldiğini belirtmiştir.

Şimdi asıl mesele, Şeytanın insana, sağ yanından yanaşmasının ne anlama geldiğini anlamaktır.

Araf suresinin 17. ayetine yukarıda dikkat çekmiştik. Bu ayette şeytanın insana yönelik vadettiği "sağdan yaklaşma"nm anlamını İbn Manzur, "dinleri cihetinden" şeklinde yorumlamıştır.

Demek ki şeytan, müslümanlara bir biçimde, onların dinlerinden birtakım söylemler taşıyarak sokulacaktır. Bu durum ise, "sağdan yanaşmak" tâbiri ile anlatılmaktadır.

Bu konuda daha tatmin edici izahatı İbn Manzur, Kasas suresinin 28. ayetinde geçmekte olan "sağdan yanaşma" ifadesine atıfta bulunurken vermektedir. Bu ayetin içinde bulunduğu bir grup ayette, şirke sürükleyenlerle sürüklenenlerin ahiretteki çekişmeleri anlatılmaktadır:

22. "(Ve Allah şöyle buyuracaktır.)" Toplayın bütün o zalimleri, kendileri gibi olanlarla ve bütün o Allah'dan başka taptıkları (ile) birlikte, 23. Ve hepsini yakıcı ateşin yoluna sürü, 24. Ve onları (orada) tutun!" (O zaman)
28- (Onların) bir kısmı: "Bakın" diyecek; "Siz bize (ayartma niyetiyle) sağdan yaklaşırdınız!"

Görüldüğü üzere bu ayetlerde çekişme, şeytanla insan arasında değil; insanla insan arasında geçmektedir. Fakat şeytanın insana "sağdan yanaşması" ile küfrün önderlerinin sair insanlara "sağdan yanaşması" arasında sonuç itibariyle bir aynılık vardır. Ve sanki Saffat suresinin ayetleri, Araf suresinin 17. ayetindeki şeytanın insana sağ yandan sokulmasını tefsir eder mahiyettedir. Her iki olayı anlatmak için kullanılan ifadelerde adeta bir paralellik sözkonusudur:

Şeytan; "Le âtiyennehüm... an eymanihim." (7/17) (Onlara sağlarından geleceğim)
İnsan: "lete'tunena anil yemin" (37/28) (bize sağdan geliyordunuz)

İşte bu ikinci ayette geçen "anil yemin" sözcüğünü açıklarken İbn Manzur şu yoruma yer veriyor: (Zeccac'ın görüşü): [Yani, "siz bize (ayartma niyetiyle) sağdan yaklaşırdınız" sözü] sözkonusu ayartılan kimseleri saptıran kafirlerin (durumunu tasvir eden) sözlerdir. Yani demek istiyorlar ki, siz, en kuvvetli sebepleri kullanmak suretiyle bizi kandırıyordunuz. Bize dini cihetten yaklaşıyordunuz ve dinin ve hakkın, bizi saptırdığınız şeyin kendisi olduğunu gösteriyordunuz. Üstelik dalaletimizi bizim için süslüyordunuz. Bununla sanki (ayet) şunu demek ister gibidir: Bize, gelinebilecek en kolay yoldan geliyordunuz!"(6)

İşte, her iki ayette sözün ilgilileri, yani "sağdan yanaşanlar" farklı olmakla beraber; şeytanın sağdan yanaşmasının anlamını en iyi şekilde izah eden görüş bizce bu yorumdur. Yani şeytanın sağdan yanaşması sonuç itibariyle; bazı saptırıcı insanların, hem cinslerini saptırmasından başka bir şey değildir.

Şeytanın (aynı zamanda küfrün önderlerinin) neden sağdan yanaşma gereği duydukları sorulabilir. Çünkü, mü'minleri saptırmanın, onları imanlarında şüpheye düşürmenin, zihinlerinde tereddütler uyandırmanın tek yolu, dini gerekçelerle, dinden hareketle ve dini araçlarla birtakım saptırmalarda bulunmaktır. Bu yöntemle dindarlar, etkisinde kaldıkları kişilerin iyi niyetlerinden şüphe etmeyecekler; kendilerinin salahını isteyen (!) bu "fikir dahilerinin" çekim alanına girmekte zorluk duymayacaklardır!

Şeytanın sağdan yanaşmasına gayet canlı olarak yaşadığımız yüzlerce örnek vermemiz mümkündür. Ancak biz bunlardan sadece siyasi içerikli ikisi üzerinde durmayı deneyeceğiz. İlki, İslam - yönetim ilişkisi bağlamında cereyan etmektedir.

Yönetimiyle bir alakası olmadığı; dinin ayrı, siyasetin ayrı olduğu, ya da dinin bir vicdan işi olup; dünya işlerine kesinlikle karışamayacağı gibi seküler tezler sürekli işlenegelmiştir: A. Abdurrazık olanca çabasıyla peygamberlikle siyaseti birbirinden ayırıyordu. O, Peygamber'in yalnızca dine davet eden bir elçi olduğunu, O'nun bir ülkesinin ya da devletinin bulunmadığını, siyasi anlamda bir memleket kurmaya çalışmadığını iddia etmekteydi. "Kur'an'da İslam dininde siyasetin varlığını isbat edecek gizli ya da açık hiçbir delil yoktur" gibi akıllara durgunluk veren bir iddiada bulunan Abdurrazık : 'denize düşen yılana sarılır’ misali, "Hadis-i Şerif" adı altında bir takım hurafeleri imdadına çağırmaktan çekinmemektedir.

"Hz. İsrafil'in Peygamberimize, hükümdar bir peygamber mi, yoksa Allah'ın kullarından bir peygamber mi olmak istediğini sorduğu rivayet edilir. Rasul- Ekrem bu soru üzerine istişare niyetiyle Hz. Cebrail'e bakmış, Cebrail tevazuundan yere baktığı için Peygamber de Allah'ın kulu bir peygamber olmayı istediğini söylemiştir..Yani Abdurrazık'ın kurgusunda, Cebrail de siyaset dışı, sivil bir melek görünümündedir!

Belki bir başka bağlamda bu hadis kendisine bir iddianın delili olarak sunulsa buna kolayca "hurafedir" diyebilecek olan Abdurrazık, ne yazık ki, üzerine aldığı vazifeyi gereğince ifa etme saikiyle böyle bir uydurmayı, çok önemli bir konuda delilmiş gibi kullanmaktadır!

Abdurrazık'tan sonra günümüzde İslam'ın siyasetle hiçbir alakasının bulunmadığını, din işleriyle devlet işlerinin tamamen birbirinden ayrı şeyler olduğunu; İslam'ın sadece bir kalp ve vicdan işi olduğunu ileri sürmek artık sıradanlaşır. (10) Laik Cumhuriyet, özenle yetiştirdiği teoloğlarını/ideologlarını gayet iyi donanımlı dini bilgi birikimiyle dindar halkın karşısına çıkartmakta ve yukarıdaki laik yüksek perdeden seslendirtmektedir.

Şimdi bu söylemden, örneğin, "Kur'an'nın bir devlet modeli önermediği" kısmı esas olarak; İslami harekete bir katkıda bulunmak, veya İslam'ın gerçekte neyi önerdiğini açıklamaya yönelik bir niyet taşımadığı için esastan yanlıştır.

Zira Kur'an'ın bir devlet modeli önermediği iddiası esas itibariyle, İslami toplumsal ve siyasi hayatı gericilik olarak gören bir siyasi iradenin bizzat "dinin mensupları"ndan duymayı istediği bir görüştür! Laik rejim, kendisi için birinci tehlike olarak İslam'ı gördüğünü açıkça söylemekten hiç çekinmemektedir.

Bastırılan İslam'ın yeniden ve bir kez daha insanların ahlaklarını güzelleştirmesine, siyasi ve toplumsal bir hayatı düzelemeye talip olmasına asla rıza gösterilmemektedir. İslam ne şimdi ne de gelecekte, asla beşerin hayatına yön vermemeli, hele yönetime asla talip olmamalıdır!

Toplumu insani ve İslami bütün değerlere yüzde yüz ters düşen, pozitivist, laik, insanlık düşmanı bir siyasi yönetmelidir! Toplumun temel akidevi referansları açısından bir türedi olan bu sistem yönetmeyi çok bilir, onun devlet modeli vardır, siyasete hakkı vardır; lakin İslamın / müslümanların bir devlet modeli yoktur, onlar yönetmeyi bilmezler ve esasen buna hiç hakları yoktur! İşin özünde bu fanatizm yatmaktadır.

İşte bu amaçla, tabi ki İslam'ın siyaset dini olmadığı asla bir devlet modeli önermediği; dinin başka devlet işlerinin başka olduğu; hakimiyetin göklerde Allaha ama yeryüzünde, yani toplum hayatını düzenlemede kesinlikle insanlara ait olduğu gibi tezlerin üretilmesi zaruret haline gelmektedir!

Fakat bunu, bizzat, herşeye rağmen bir türlü "İslamın dışında" görüntüsünü silemeden sistemin sahiplerinin söylemesi aksülamel doğuracak, arzulanan neticeyi hasıl etmeyecektir. İşte neticenin doğması ancak, "İslamın içinden" görüntüs taşıyan hatta bundan da öte, adeta İslamın kendisinden sorulur olduğu imajını veren din adamlarının söylemi yaymalarıyla mümkün olacaktır. Bu tür adamları da her dönemde yeteri kadar bulunmaktadır. Günümüzde bu misyonu ağırlıklı olarak ilahiyat okulları ve onların paralelindeki medya ünlüleri, entellektüeller, ayrıca bir kişim cemaat önderleri üstlenmiş durumdadır.

Her sistemin, kendi rakiplerini yok etmek istemesi gayet doğaldır. Ancak, bir insan Allah'a gerçekten iman etmişse, "İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmetmen için hak olarak sana Kitab'ı indirdik, şu halde sakın hainlerden yana olma!"(11) şeklindeki ilahi uyarıya rağmen, adeta İslam düşmanlarının avukatlığına yeltenmesi anlaşılır bir durum değlidir.

Bu yazının asıl konusu olmamakla beraber belirtmek gerekir ki, Abdurrazık'ın iddiasının aksine, neredeyse bütün Kur'an ayetleri bir sosyal/siyasi yapının teşekkülünü önermektedir. Yani Kur'an bizatihi siyasi bir din vazetmektedir. Bugün için dindarlar tarafından basitçe "tüketilen" namaz dahi tabiatı itibariyle siyasi bir eylemdir. Ve Şuayb Peygamberin kavmi Eyke halkı bunu çok iyi görenlerden biri idi.

Bugünün müşriklerinin Eykeli'lerden daha aptal olduğunu kimsenin iddia edeceğini zannetmiyorum. Aslında İslam'ın bizatihi siyasi bir din olduğunu görmeyenler(!) sadece islamcı entellektüellerdir.

Edward Said, ".......sözcükleri kağıda döküp yayımladığınız anda kamusal dünyaya girmişsiniz demektir" (13) diyor. Halbuki vahiy, bundan çok daha ötede. İnsanın hayatına en ciddi müdahaleyi yapıyor ve toplumun sadece ve sadece Allah'ın rızasına göre teşkil edilmesini emrediyor.

Herşeyden önce, yeryüzünde marufu emretmek ve münkerden nehyetmek;(14) veya Kelimetullah'ın en yüce olması için (15) çalışmak siyasi bir toplum oluşmadan düşünülemeyecek bir olgudur: Bütün bir kainatın Allah'a teslim olmuşluğu gibi,(16) insan toplumu da Allah'a teslim olmak zorundadır. Allah bunu emretmektedir.

Müslümanların depolitize; saff güdülen tahakküm edilen sürüler olarak kalması için stratejiler geliştiren, ya da geliştirilen stratejilerin piyonu olmaktan öteye gitmeyen din adamlarının, egemen olan sistemin gerek anayasal gerekse pratikteki zulümlerine tamamen sessiz kalmaları, anlayanlar için, yüklendikleri misyonu tanıtan önemli bir ipucudur.

"Dinde zorlama yoktur"

Şeytan sağdan yanaşarak hasıl ettiği bir diğer saptırmayı da; dinde zorlama yoktur söylemiyle yapmaktadır; Anlatmaya çalıştığımız demagojik saptırmanın çok güzel bir izahını Münafikûn suresinin hemen girişinde bulmaktayız:

"Münafıklar sana geldiklerinde, 'Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Rasulüsün' dediler. Halbuki Allah zaten biliyor ki sen O'nun Rasulüsün! Ve Allah şahitlik ediyor ki, münafıklar gerçekten yalancıdırlar!" (17)

Bu veciz anlatım bize şunu öğretiyor: Doğrular münafıkların bir manipülasyon aracı olabilirler. Münafıklar nasıl; Hz. Muhammed'e (a.s.) "Sen Allah'ın Rasulüsün" derken gerçekte hakkı kastetmiyor idiyseler, dinde zorlama yoktur'u sürekli gündemde tutanlar da hakkı kastetmiyorlar.

Gerek bu ayet (Bakara - 256) ve gerekse onu bütünleyen; "Sana düşen ancak tebliğdir." (18) gibi ayetler, dinde zorlama olmadığını gündemde tutanların amaçlarından çok farklı şeyler içermektedir. Kaldı ki Kur'an Peygamber'e "Emrolunduğun şeyi açıkça duyur ve müşriklerden yüz çevir!" (19) buyurmaktadır. Peygamberler zor kullanarak davet etmediklerine göre, müşriklerin asıl karşı çıktıkları şey, -zorsuz da olsa-Allah'a çağrının bizzat kendisinedir.

Kur'an İslamına iman etmiş mü'minler elbette din seçiminde zorlamanın olmadığını / olmayacağını bilmektedirler. Kur'an'ı bilen mü'minlerin bunun aksine bir kanaat sahibi olmaları zaten mümkün değlidir. Onların müşriklere karşı davranışları da Kur'an'ın bu emri gereğincedir. Mü'minlerin kimseyi zor kullanarak müslüman yapma gibi eylemleri de görülmemektedir.

Fakat "en iyi savunma saldırıdır" prensibi gereği laik sistem, İslâm'ı mahkûm etmeye çalışmakta; İslâm egemen olursa, taş üstünde taş, omuz üstünde baş koymayacağı gibi bilinçli şeytanî propagandalara girişmektedir. Bu propagandanın aleti olan din adamlarının / entelektüellerin, "dinde zorlama yoktur"u söylemeleri gereken adres, müslümanlar değil, Firavuni bir azgınlıkla hayatın tamamında insanlara tahakküm eden, aziz olanları rezil, rezil olanları aziz eden sistemin kendisidir. Toplumun kızlarını örtülü oldukları için okullara almayan laik rektörlerdir, bu kızlara paranoyak muamelesi yaparak ikna odalarında örtüsüzlüğe inandırmaya çalışan laik profesörlerdir.

Aslında başörtüsü gibi fiili baskılardan önce, tevhidle tamamen çatışan bir anayasayı insanlara kabul ettirmek başlı başına bir dayatma zorlama ve zulümdür. Eğer, bahsettiğimiz şeytani propagandanın aleti olan din adamları içinde dürüst ve âdil biri varsa, sisteme de dönüp "dinde zorlama yoktur" ayetini onlara karşı dillendirmesi gerekmez mi?! Dinde zorlama yoktur ilkesi, her türlü şerre, zulme, şirke, küfre, ahlaksızlığa, örtüsüzlüğe, alkolizme, kısacası bütün bir şeytanizme seyirci kalma anlamına gelmemelidir. Allah şirke dayalı bir hayatı pislik olarak adlandırmakta (20), birtakım edebi mesellerle, şirk eksenli hayatın yok olucu olduğunu müjdelemektedir. (21)

Tebliğ, sözkonusu hayata bir müdahaledir. Kur'an'dan sadece dinde zorlama yoktur'u alan müşrikler bununla, "tebliğde bulunmak kesinlikle yasaktır" demek istiyorlar. Onların "zor"suz olan tebliğe razı olduklarını düşünmek saflıktır.

Sadece iki örnek üzerinde dikkat çekmeye çalıştığımız şeytanın sağdan yanaşırken getirdiği, fısıltılar, vesveseler daha çok fazladır. Turgut Özal sonrası dönemde kimi aydın çevrelerde adeta hanımlardan başka her şeyin değişmesi gerektiği kanaati yerleşmiştir. 28 Şubat süreci denen yeni dönemin sindirme politikası taşları bağladığı için, ortamın mülayemetinden istifade eden bu insanlar kamuoyunun önünde aynı tezleri hemen her fırsatta işlemektedirler.

Allah'ın "Eğer mü'minlerseniz en üstün olan sizsiniz" (22), müjdesini bu din adamları adeta tersine çevirme çabası içindedirler.

Şeytanın her yönden yaklaşmasına karşı Rabbimizin bize öğrettiği tavır şudur:

"De ki Rabbim! Şeytanların bütün kötü ayartmalarından sana sığınırım! Onların bana yaklaşmalarından da sana sığınırım!" (23)

Dipnotlar:

1 Bkz. Vakıa – 27, 38, 90-91 Muddesir - 39
2 İbn Manzur Lisanu'l - Arab
3 Vakıa - 9, Beled - 19
4 İbn Manzur, aynı yer.
5 Saffat Suresi, 22-28. ayetler, Muhammed Esed'in Meali,
6 İbn Manzur, Lisanu'l - Arab.

7 Ali Abdurrazık, İslam'da İktidarın Temelleri. Birleşik Yayınlar İst- 1995,s..80.
8 a.g.e. s, 92.
9 a.g.e. s. 91
10 Bu konuda haddinden fazla malzeme mevcuttur. Bunları çelişkileriyle ve Kuran’a aykırılıklarıyla berabar yazmak bir başka yazı için fazlasıyla malzeme oluşturduğu için burada yer vermiyoruz.
11 Nisa-105.
12 Bkz. Hud Suresi, ayet 87.
13 Edward Said, Entelektüel, İst. - 1995. s. 28.
14 Bu anlamda özellikle Ali İmran suresinin 104. ve 110. ayetlerinin dikkatlice okunması gerekir.
15 Tevbe-40
16 Fussilet-11-12.
17 Münafikûn-1.
18 Ali İmran-20, Maide-99 v.b.
19 Hicr-94.
20 Maide - 90, Tevbe - 28 v.b.
21 Yok olup gidici köpükle altında kalan yararlı ve kalıcı şeyin güzel bir tasviri için bkz. Ra'd-17.
22 Ali İmran-139
23 Mü'minun -17-18

İktibas Dergisi, Mehmed Durmuş, Sayı: 241-242, Ocak/Şubat 1999.

 
  Bugün 308 ziyaretçi bizimle...